info@okuyanbilir.com

Kolera Günlerinde Aşktan Korona Günlerinde Eğitime


Tam tamına 51 sene 9 ay 4 gün boyunca ömrünü adadığı, hayatının biricik aşkını bekleyen sadık bir çapkının öyküsü. Gerçekliğin sınırlarında dolaşan, absürt olarak nitelendirilebilecek bir aşkın Latin Amerikalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in ellerinde pastoral bir şiire dönüştüğü bir garip roman. “Kolera Günlerinde Aşk”. Evet. Doğru tahmin ettiniz. Bahsettiğimiz bu “sadık çapkın” tabiki de Florentino Ariza’nın ta kendisi. “Her gün yeni, insanın fazladan kazandığı bir gündü.” diyen kahramanımız, kazandığı bütün bu günleri, öyle ki yarım asrı aşkın bir süre boyunca biricik sevgilisi Fermina Daza’yı beklemeye vermeye uygun görüyor. Yeniyetmelik yıllarından başlayıp yaşlılığın alacakaranlığına değin süren bir yalnızlık, bir bekleyiş…
Kendisi telgrafçı olan Florentino, Fermina’yı da bunun sayesinde görüyor, tanıyor. Evlerine telgraf götürdüğünde, Fermina 13 yaşında iken kızı orada görüyor ve aşık oluyor Ariza. O an adeta sonsuzluğun başlangıcı oluyor da diyebiliriz. Kahramanımız, Fermina’yla tanışmak için bahçelerine sık sık gidip gelmeye başlıyor. Bundan haberdar olan Fermina da yalnızca Florentino’nun geleceğini bildiği saatlerde bahçeye çıkmaya başlıyor. Bu sayede tanışıyorlar ve görüşmeler başlıyor. Fermina da Florentino’ya aşık oluyor. Aşk karşılıklı hale geliyor. Bu aşkı öğrenen Fermina’nın babası, kendisi ve ailesine yaraşır daha iyi bir damat düşlediği için görüşmelerini engellemek adına Fermina’yı kentten göndermeye karar veriyor. Bu sayede görüşme ve mektuplaşmalar duran ikili bir süre ayrı kalıyor. Fermina 18 yaşına geldiğinde kente geri dönüyor. Fakat artık başı bağlı bir genç kızdır. Tüm bu olanlardan haberi olan kahramanımız sararıp soluyor, kendini koyuverip annesinin kolera diye düşündüğü oysa tek sebebi aşk olan bir tatlı rüyaya bırakıveriyor kendini, düşüyor yataklara. Burada “kolera” aşkın yaşandığı zamanı gösteren bir sözcük olduğu kadar aslında aşkın “Florentino hali”nin de tanımıdır. Annesi gençliğinin baharında hastalıktan, “aşktan” yataklara düşen oğlunu ayağa kaldırmak, yeniden hayata döndürmek için bir doktor çağırıyor. Doktor sinirlilerini yatıştırmak için Florentino’ya ıhlamur yazıyor. Uzaklaşıp avunmak için hava değişikliği salık veriyor. Oysa onun istediği tam tersiydi. “Acının tadına varmak”. Florentino’ya göre Fermina’ya olan aşkı fiziksel ve ruhsal etkileri olan bir tür hastalıktı. Kitap bir sonraki buluşmalarını şöyle anlatıyor. “Florentino’nun dökülmüş saçlarının aksine Fermina’nın tek bir yaşlılık lekesi dahi bulunmayan, yumuşacık elleri… Yeni açmış portakal çiçeklerinin gittikçe azalan ılık kokusundan, badem ağaçlarının dökülen sarı yapraklarına…”
Arka tarafta taşra, kentsoylularının gittikçe sığlaşan yaşamlarına ve toplumun yeni-eski alışkanlıklarına dair eleştiriler de bulunuyor. Tıpkı şu anda içinde bulunduğumuz durum gibi. Git gide küçülerek, sağlığımız ve sevdiklerimiz için evlerimize kadar kapattığımız, daha doğrusu kapatmak zorunda kaldığımız yaşamlarımız. Günlük rutinlerimizden uzak, eski-yeni alışkanlıklarımızdan bir haber hatta alışmaya bile neredeyse başladığımız korona günleri… Belki de insan böylesi zamanlarda anlıyor gündelik, monoton öyle ki çoğu zaman sıkılıp yapmaktan bile gocunduğumuz işlerin bizim için aslında ne de büyük anlamlar ifade ettiğini. Okula gitmek gib mesela. Eğitim almak. Hali hazırda içinde bulunduğumuz karantina itibariyle korona günlerinde eğitim de bir hayli zor. Pek çok gün istemeyerek gittiğimiz okullarımız bizler için neler ifade ediyor aslında bunları görmüş oluyoruz. Adeta Florentino’nun Doktor Juvenal Urbino’nun ölüp de Fermina’ya kavuşmayı beklemişim gibi bizler de dört gözle okulu bekler olduk. Burada bize düşen yegane görev Tanrı’nın bize verdiği her bir yeni, fazladan kazandığımız günlerimizi biraz fedakarlık ederek evde geçirmek oluyor. Umarız ki dünya çapında bu felaket daha fazla kayıp vermeden son bulur.

İlayda GÜLŞEN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir